Ekoloji
EKOLOJİ “DÜNYA ORTAMI ve CANLILAR”

Günümüzde insan çevre ve ekoloji sözcüklerini bir bütün olarak kullanmaktadır. Kıta-lardan okyanuslara,göllerden akarsulara, yer altı sularından atmosfere, mikroorganizmalardan insana ve bitkiler âlemine kadar bütün canlı ve cansız varlıklar arasında düzenli bir ilişki var-dır. Yani organizmalar yaşamlarını sürdürebilmeleri için diğer organizmalarla ve çevreleriyle ilişki içerisindedir. Organizmaların çevreleriyle ve birbirleriyle olan ilişkilerini inceleyen bi-lim dalına “ekoloji” denir. son 30-35 yıl içinde dünya nüfusunun hızla artması, sanayi ve tek-nolojinin ilerlemesi, doğal kaynakların tükenmeye başlaması, çevre sorunlarının gündeme gelmesine yol açmıştır.

1) Canlılar ve Çevre

Günümüzde çevre sorunları gitgide artmaktadır. Sanayileşme ve ekonomik büyümenin amacı gelişmektir. Gelişmenin sağlıklı olabilmesi için canlıların ve diğer doğal kaynakların korunması gerekmektedir. İnsanların ve diğer canlıların yaşamları süresince varlıklarını sür-dürdükleri dış ortama çevre denir. Doğada canlıların birbirleriyle ve cansız çevresiyle olan i-lişkileri sağlıklı ise doğal denge sağlanmış demektir. İnsan, içinde bulunduğu çevreyi tanımak zorundadır.
İnsan nüfusunun artması; sağlıksız kentleşmeye ve zararlı atık maddelerin birikmesi-ne, yeşil alanların azalmasına yol açmaktadır.
Dolayısıyla insan ekolojik dengeyi bozarak çevre sorunlarına yol açmaktadır. Doğal dengenin bozulması da canlıların yaşamını tehlikeye sokar.

2) Çevrenin Cansız ve Canlı Etmenleri

Canlının dışında bulunan ve canlıyı etkileyen herşey çevrenin öğesidir. Çevre kendi arasında cansız (abiyotik) etmenler ve canlı (biyotik) etmenler olmak üzere 2’ye ayrılır.

Cansız Etmenler
Cansız ortamlardaki ışık, sıcaklık, iklim, toprak ve mineraller, su gibi etmenler canlıla-rın yaşamını önemli ölçüde etkilemektedir. Canlılar da doğal dengeyi bozacak şekilde cansız çevrelerini etkiler. Canlıların yaşamını etkileyen fiziksel etmenler aşağıda maddeler halinde a-çıklanmaktadır:
● Işık: Yeryüzündeki bütün enerjilerin kaynağı güneştir. Güneş enerjisinin çok az bir kısmı, dünyaya gelerek bitkiler tarafından fotosentez olayında kullanılmaktadır. Bitkiler top-raktan su ve mineral maddeleri, atmosferden karbondioksiti alarak güneş enerjisinin etkisi ile bu maddeleri birleştirirler; güneş enerjisi kimyasal enerjiye dönüştürülerek glikozun yapısına katılır. Bu sırada yan ürün olarak atmosfere oksijen verilir. Oluşan besini kullanan canlılar, enerjiyi de almış olurlar.
• Sıcaklık: Dünya küre biçiminde olduğu için güneş ışığı her yere eşit oranda dağıl-maz. Bu nedenle sıcaklık da her yerde eşit değildir. Organizmaların dağılış alanlarının sınırla-rı, genellikle sıcaklığın kontrolündedir. Düşük ve yüksek sıcaklık, türlerin yayılışında önemli rol oynar. Yeryüzünün farklı bölgelerinin farklı miktarda ısınması, hava akımlarına ve okya-nuslarda su akımlarına neden olur. Bu akımlar ile atmosferin ısı dağılımı bir miktar dengele-nir.
• İklim: Dünyanın küresel şekli, atmosferin yapısı, ışınların geliş açısı, havanın say-damlık derecesi birim alana düşen ısı miktarı üzerinde etkilidir. Enerjinin büyük bir bölümü güneş ışınlarının dik geldiği ekvatora yakın bölgelere giderken, kutuplara ve diğer bölgelere ise daha az enerji ulaşır. Bu farklı enerji dağılımından dolayı doğada ısı dengesizliği oluşur.
Uzun zaman aralığı içinde belirli bir bölgede egemen olan atmosfer koşullarına iklim denir.
Bir bölgenin iklimini belirleyen en önemli etkenler, ekvatora uzaklığı, denize uzaklığı ve deniz seviyesinden yüksekliğidir.
Coğrafi konum, dağların özellikleri, bitki örtüsü ve su iklimi belirler. Yeşil alanların azalması, volkan püskürmeleri ve diğer faaliyetlerle atmosferden artan toz tabakası, ısının azalması, dünyadaki hava olaylarını dolayısıyla iklimi etkiler.
• Toprak ve Mineraller: Rüzgar, sıcaklık ve suyun aşındırıcı etkileri dünyanın yüze-yini kaplayan kayaların zamanla parçalanmasını, toprağı oluşturan mineral taneciklerinin or-taya çıkmasına neden olur. Kayaların üzerinde yaşayan bitkilerin zamanla ölmesi ve sonuçta çürümesi ile humus denilen organik madde ortaya çıkar. Mineral tanecikleri ile humus karışa-rak toprağı oluştururlar. Toprakta yaşayan canlılar toprağın özelliklerini değiştirmektedir. Toprak, bitkilerin gelişmeleri için gerekli olan su ve mineralleri içerdiği gibi, aynı zamanda bitkilerin kökleriyle tutunabilecekleri sağlam bir temeldir.
•Su: Yeryüzünün ¾’ü sularla kaplıdır. Atmosferde bulunan suyun yağmur, kar, dolu olarak yeryüzüne dönmesi yağış olarak tanımlanır. Yıllık yağış miktarı bölgeden bölgeye farklılık gösterir. Dağlar, yükseklik, rüzgâr, su kitleleri yağış miktarını önemli ölçüde etkiler. Canlıların vücut yapısının büyük bir bölümü de sudur. Susuz bir yaşam düşünülemez ve su-yun yerini başka hiçbir madde alamaz.
•pH: Doğadaki sular asidik ve bazik (pH) özellikleri bakımından büyük farklılıklar gösterirler. Ortamın pH derecesi organizmanın yaşamsal faaliyetlerini etkiler. Canlılar kendi-lerine uygun pH derecesi olan yaşama ortamlarını tercih eder.

Canlı (Biyotik) Etmenler
Canlı etmenler görevlerine göre üreticiler, tüketiciler ve ayrıştırıcılar olmak üzere gruplandırılır.
•Üreticiler: Yeşil bitkiler, bazı bakteriler ve mavi yeşil algler üretici organizmalardır. Güneş enerjisini fotosentez yoluyla kimyasal enerjiye dönüştürerek sistem tarafından kullanı-labilir enerji şekline dönüştürürler. Bu sırada diğer canlılar için de besin üreterek enerjiyi be-sinin yapısına katarlar. Kendi besinini kendi üreten bu organizmalara otorof canlılar denir.
•Tüketiciler: Üreticilerin ürettiği besinlerle beslenen canlılara tüketici denir. Genel-likle hayvan türleri tüketicidir.
•Ayrıştırıcılar: Ayrıştırıcılar ekosistemin en önemli unsurlarıdırlar. Bazı bakteri ve mantarlar ayrıştırıcı organizmalardır. Ayrıştırıcı organizmalar toprağa düşen ölü bitki ve hay-van dokularını, sindirilmemiş organik atıkları parçalayarak bir yandan kendi enerji ve besin ihtiyaçlarını sağlar, bir yandan da atıkları diğer canlıların kullanabileceği şekle getirirler. Böy-lece doğada madde döngüsüne olanak sağlayarak sınırlı miktardaki maddelerin tekrar kulla-nılmasına yardımcı olurlar.

A) Madde ve Enerji Akışında Üretici, Tüketici ve Ayrıştırıcı İlişkileri

Çevrenin canlı ve cansız öğeleri arasındaki ilişkilerde enerji önemli bir etkendir. Ener-jinin temel kaynağı güneştir. Güneş enerjisi, bitkiler tarafından kimyasal enerjiye dönüştürüle-rek besinlerin yapısına katılır.
Canlılar ototrof, heterotrof ve hem ototrof hem heterotrof olarak beslenirler.
•Ototrof canlılar, kendi besinlerini kendileri üretir ve depo etme yeteneğine sahiptir-ler. Bu nedenle ototrof canlılara üreticiler de denir. Enerjiyi güneş ışığından sağlayan canlıla-ra fotosentetik ototrof denir. Kendileri için gerekli olan enerjiyi bazı inorganik bileşiklerin oksidasyonundan sağlayan organizmalara kemosentetik ototrof canlılar adı verilir.
•Heterotrof organizmalar, besinlerini ortamdan hazır alır. Ototrof canlıları ve çürü-müş organik maddeleri besin olarak kullanan heterotroflara, hazır besinleri tükettikleri için tüketiciler de denir. Heterotroflar beslenme özellikleri bakımından üçe ayrılırlar:
Holozoik: Besinlerini katı parçacıklar halinde alanlar
Simbiyoz: Birlikte yaşayanlar
Saprofit: Çürükçül yaşayanlar
Ayrıştırıcılar ölü bitki ve hayvan kalıntılarıyla, organik artıkların üzerine enzimler salgılayarak bu maddeleri parçalar ve kendileri için gerekli olan organik maddeyi bünyeleri-ne alırlar. Ayrıştırıcıların yaptıkları bu beslenme şekline saprofit (çürükçül) beslenme denir.

A) Simbiyotik İlişkiler

Komünitede türlerin hepsi az ya da çok birbirleriyle ilişki içindedir. İki organizmadan birinin ya da ikisinin canlılığını sürdürmek için bir arada bulunmalarına simbiyoz denir. Bir-likte yaşayan ortaklardan biri yarar görürken, diğerinin yarar ya da zarar görmediği yaşama birliğine kommensalizm adı verilir. Birlikte yaşayan organizmaların birbirlerine karşılıklı yarar sağladıkları yaşama biçimine mutualizm denir. Bir canlının, başka bir canlının içinde ya da üzerinde yaşayarak besinini ondan sağlaması şeklindeki birlikteliklere parazitizm de-nir. Bit, pire, tahta kurusu gibi vücudun dışında yaşayan parazit canlılara dış parazit, bağırsak solucanı, bazı bakteriler gibi vücudun içinde yaşayan parazit canlılara ise iç parazit denir.

3) Madde Döngüleri

Maddelerin devirli olarak kullanılması, bir yaşama birliğinin en önemli görevlerinden-dir. Doğada da başlıca su, karbon, oksijen, azot, fosfor gibi madde ve elementler devirli ola-rak kullanılır.

A) Su Döngüsü

Yeryüzünün ¾’ü sularla kaplıdır. Yeryüzündeki su kütlesi az çok sabit olup hiçbir su molekülü atmosfer dışına çıkamaz. Güneş enerjisi ve yer çekiminin etkisiyle doğada düzenli olarak hareket eder. Su, güneşin etkisiyle buharlaşır. Bitki ve diğer canlılardan terleme yoluy- la buharlaşan su, atmosfere karışır. Bu su buharları soğuk hava tabakalarında yoğunlaşarak yağmur, kar, dolu olarak yeryüzüne iner. Yeryüzüne yağışlarla inen su gölleri, nehirleri ve yer altı sularını oluşturur. Canlılar tarafından kullanılıp kirletilen atık sular, akarsularla denize ulaşır. Atık sular, döngü sırasında toprakta ve denizlerde, dolayısıyla ekosistem içinde temiz-lenerek canlılar tarafından kullanılır.

B) Karbon Döngüsü

Canlı maddenin esas yapısını karbon elementi oluşturur. Canlıların başlıca karbon kaynağını karbondioksit oluşturur. Karbondioksit, yeşil bitkiler tarafından fotosentezde kulla-nılarak organik maddelerin yani karbonhidratların yapısına girer bu sırada oksijen açığa çıkar. Solunum olayında ise bunun tam tersi olur.
Atmosferdeki karbondioksit miktarı gece ve gündüz değişir. Tüm canlıların solunum yaptıkları gece süresince karbondioksit miktarı artar, gündüz ise karbondioksit miktarı azalır.

C) Oksijen Döngüsü

Oksijen canlıların yaşamı için kaçınılmaz bir gazdır. Solunum için gerekli olup orga-nik maddelerin oksidasyonunda, kömür, gaz, odun gibi maddelerin yanmasında yoğun şekilde tüketilir. Atmosferde %21 oranında oksijen bulunmaktadır. Oksijenin kaynağı fotosentez so-nucunda ortaya çıkan serbest oksijen oluşturur. Fotosentez sırasında yeşil bitkiler su ve kar-bondioksidi kullanarak güneş enerjisinin ve klorofil pigmentinin de yardımıyla karbonhidrat-ları sentezler. Bu sırada atmosfere oksijeni verirler. Görüldüğü gibi karbon ve oksijen döngü-sü arasında sürekli bağlantı vardır.

D) Azot Döngüsü

Canlılar yaşamlarını sürdürebilmek için nasıl oksijene ve karbondioksite ihtiyaç duyu-luyorsa büyümeleri için de azota ihtiyaç duyarlar. Atmosferin yaklaşık %78’i azot gazından oluşmuştur. Bitkiler, azotu gaz şeklinde kullanamazlar.
Atmosferdeki azot, şimşek, yıldırım gibi olaylar sonucunda yeryüzüne yağmurlarla nitrik asit şeklinde döner. Nitrik asit de topraktaki nitratlara dönüştürülür.
Hayvan ve bitki kalıntılarındaki proteinler saprofit bakteriler tarafından ayrıştırılarak önce amonyağa dönüştürülür. Amonyak nitrit bakterileri tarafından nitrite, nitrit de nitrat bak-terileri tarafından nitrata dönüştürülür. Bu olaya nitrifikasyon denir. Böylece azot devri ta-mamlanmış olur. Nitrit ve nitratlar nitrojen döngüsünün dördüncü aşamasında nitrojen gazına çevrilir. Bu olaya denitrifikasyon denir.

E) Fosfor Döngüsü

Fosfor, omurgalılarda en çok diş ve kemiğin yapısında bulunur. Fosforun doğadaki kaynağı fosfatlı kayaçlardır. Fosfor doğada azota göre daha az bulunmaktadır. Atmosferde fosfor elementi bulunmadığı için fosforun döngüsü karalardan denizlere denizlerden karalara doğrudur. Fosfatların karalardan denizlere dönüşü hızlı, denizlerden karalara dönüşü ise çok daha yavaştır. Fosforun denizlerden karalara geçmesi balıklar yoluyla olur. Balıkların kuşlar ve insanlar tarafından yenmesiyle de fosfor karalara taşınır.

4) Biyosferdeki Yaşama Birlikleri

Dünyada bütün canlıların içinde yaşadığı tabakaya biyosfer denir. Biyosferin kalınlığı 16-20 km olup bunun 8-10 km’si deniz seviyesinden atmosfere doğru, 8-10 km’si de deniz ve okyanusların dibine doğru uzanır. Biyosferde bir organizmanın doğal olarak yaşadığı ve üre-yebildiği yere habitat denir. Biyosferde karasal ve sucul yaşama birlikleri olmak üzere iki tip yaşama birliği vardır:

Karasal yaşama birliği: Ormanlar, çayırlar, stepler, tundralar, çöller ve mağaralarda bulunan organizmalar kara yaşama birliğini oluşturur.
Sucul yaşama birliği: Deniz, göl, havuz, ırmak, bataklık ve pınarlarda yaşayan orga-nizmalar ise su yaşama birliğini oluştururlar.
Biyosferdeki, karasal ve sucul yaşama birliklerinde populasyon, komünite ve ekosis-tem yer alır.

A) Populasyon

Belirli bir alanda yaşayan, aynı tür organizmaların oluşturduğu topluluğa populasyon denir. Populasyonlar biyolojik birim olarak kabul edilir. Populasyonun bazı özellikleri vardır. Bunlar aşağıdaki gibidir;
Populasyonun yoğunluğu: Belirli bir zamanda birim alanda bulunan birey sayısıdır. Bu özellik çevre şartlarına göre değişebilir.
Populasyonun doğum ve ölüm oranı: Birim zamanda populasyona katılan yeni birey sayısı doğum oranını, birim zamanında ölen birey sayısı ise ölüm oranını verir.
Yaş dağılımı: Bir populasyonun geleceği yaş dağılımına bakılarak tahmin edilir. Hızlı büyüyen populasyonlarda genç birey daha fazladır. Gerilemekte olan populasyonlarda ise yaşlı bireyler sayısı daha fazladır.
Populasyonun yayılması: Bir populasyondaki bireyler, çevre şartlarının etkisiyle iç-ten gelen hareket etme arzusu kazanırlar. Bu durumda populasyonun bulunduğu yerden dışa-rıya doğru bir hareket göze çarpar. Böyle bir hareket sonucu populasyonun bir kısmı ya da tamamı, habitatın en uç sınırlarına kadar yayılabilir.
Populasyonun taşıma kapasitesi: Belirli şartlar altında bir ekosistemde ya da habitat-ta, yaşayan bir türe ait bulunabilecek en yüksek birey sayısıdır. Şartların iyi ya da kötü yönde değişmesi taşıma kapasitesini azaltır ya da artırır.

B) Komünite

Belirli bir alanda karşılıklı ilişkiler yaşayan çeşitli bitki ve hayvan türlerinin oluştur-duğu topluluğa komünite denir. Komünite birden fazla türü kapsar. Bu türlerden bazıları bas-kındır. Komünite içinde sayı ve faaliyetleri bakımından daha fazla göze çarpan türlere baskın tür denir.
Bir komünitede, çevre şartlarının etkisiyle baskın olan organizmaların yerini, zamanla başka bir organizma alabilir. Bu olaya süksesyon denir. Volkan faaliyetleri, su baskınları, kuraklık, buzul istilâsı gibi afetler belirli bir alandaki canlıların tamamını ya da sadece baskın türleri ortadan kaldırabilir.
Yaşama birliklerinin sınırları vardır. İki yaşama birliğinin karşılaştığı yere yaşama bir-liğinin sınırları denir.

C) Ekosistem

Doğada belirli, bir alanda yaşayan canlılar ve canlıların etkileşim içinde bulundukları canlı ve cansız öğelerin tümüne ekosistem denir.
Canlılar ile cansızlar arasında etkileşim sağlıklı olduğu ve gerekli enerji sağlanabildiği sürece ekosistem kendi kendine yeterli bir birliktir. Ekosistemlerde, canlı ve cansız kısımlar arasındaki madde alış verişi en ekonomik şekildedir.
Ekosistem üreticiler, tüketiciler, ayrıştırıcılar olmak üzere üç organizma grubundan meydana gelir. Ekosistemin devamlılığı bu üç organizma grubunun varlığına bağlıdır. Bu or-ganizma gruplarından birinin yok olması ekosistemin bozulmasına neden olur.

5) Çevre Kirliliği

Dünyadaki nüfus artışı, hızlı kentleşme, teknolojinin hızla ilerlemesi doğal kaynakla-rımızı tehdit etmekte ve çevre kirlenmesine neden olmaktadır. İnsanların çevrelerinde yarattı-ğı olumsuz etkilerin tümü çevre sorunlarını oluşturur.
Çevre kirlenmesine neden olan maddelere atık maddeler; atıkların bırakıldığı ortama alıcı ortam denir.
Çevre kirliliği beş grupta incelenir;
A) Su kirliliği
B) Hava kirliliği
C) Toprak kirliliği
D) Ses (gürültü) kirliliği
E) Radyasyon kirliliği

A) Su Kirliliği

Yeryüzündeki sular güneşin sağladığı enerji ile devamlı bir döngü içindedir. Suyun döngüsü sırasında insanın etkisi sonucu ortaya çıkan ve suya karışan maddeler; suyun fiziksel, kimyasal ve biyolojik özelliklerini değiştirerek su kirliliğine neden olur. Evsel ve endüstriyel atıkların arıtılmadan sulara boşaltılması, tarımda kullanılan gübre ve ilâçların sulara taşınması sonucunda su kirliliği meydana gelir.
Su kirliliğinin etkileri
• Bazı bulaşıcı hastalıkların etkileri, kirli sulardan ya da kirli sularla yıkanmış sebze ve meyvelerden insanlara geçerek salgınlara yol açabilir.
• Kirli sular doğal yaşama zarar verir.
• Kimyasal gübreler de su kirliliğine neden olur. Evrensel atıklardan, endüstriyel atık-lardan ve tarımsal gübrelerden sulara bol miktarda azot ve fosfor bileşikleri geçebilir. Bu bile-şikler de sudaki bitkisel yaşam için gübreleme etkisi yapar. Bu durumda bitki ve bazı alg tür-lerinin üremesi hızlanır. Kirlenmeden dolayı ortamda aşırı bitki üremesine ötrofikasyon de-nir.
Su kirlenmesinin önlenmesi için;
• Sanayi tesisleri yerleşimden uzak bölgelere kurulmalı ve sanayi atıkları arıtma tesis-lerinden geçirildikten sonra çevreye verilmeli,
• Su kaynakları dışarıdan insan ve hayvanların giremeyeceği şekilde korunmalı,
• Sanayide kullanılan ambalâjlar, cam ve karton gibi yeniden kullanılabilir maddeler-den yapılmalı,
• Sanayi tesisleri hava ve su kirliliğini önlemek için arıtma tesisleri kurulmalı,
• Pestisitlerden kaynaklanan kirlenmenin azaltılması için kullanılan ilâçların daha za-rarsız olmasına dikkat edilmeli,
• Her türlü atık madde toplanmalı ya da kullanılabilir duruma getirilmeli,
• Doğada parçalanması zor olan deterjanların kullanılmasından vazgeçilmelidir.

B) Hava Kirliliği

Hava, azot (%78), oksijen (%21), karbondioksit (%0,03) ve az miktarda da diğer gaz-ları içerir. Havanın bu doğal yapısını değiştiren her türlü madde kirleticidir.
Atmosferde toz, duman, gaz, su buharı şeklimdeki kirleticilerin, insan ve diğer canlıla-ra zarar verecek düzeye erişmesine hava kirliliği denir.


Hava kirliliğinin etkileri
• Hava kirliliği solunum sistemi hastalıklarına ve akciğer kanserine neden olur.
• Hava kirliliği atmosferde sera etkisi, asit yağmuru, ozon tabakasının incelmesi gibi sorunlara yol açar.
Günümüzde insanların yol açtığı hava kirliliğinin en kötü sonuçlarından birisi de asit yağmurlarıdır. Bu yağmurlar fosil yakıt atıklarının doğal su çevrimine karışması ile ortaya çıkar.
Hava kirliliğine karşı alınabilecek önlemler
• Hava kirliliğinin önlenmesi için öncelikle fosil yakıt kullanımının yerine enerji kay-nağı olarak doğalgaz kullanımı artırılmalı, güneş enerjisi ve jeotermal enerji kaynaklarına önem verilmelidir.
• Sanayi tesisleri kurulurken yeşil alanların artırılması plânlanmalı, sanayi atıklarının havaya verilmesi önlenmelidir.
• Kentlerde arabaların egzoz gazlarından çıkan kirleticilerin etkisini azaltmak için ön-lemler alınmalıdır.
• İnsanlar toplu taşımacılığa özendirilmeli, toplu taşımacılıkta yakıt olarak doğalgaz kullanılmalıdır.
• Ormanların tahribatı önlenmeli, ağaçlandırma çalışmalarına hız verilmelidir. Ozon tabakasına zarar veren gazların yerine kullanılabilecek başka gazlar araştırılmalıdır.

C) Toprak Kirliliği

Plansız kentleşme, tarımda kullanılan ilâçlar, gübreler, sanayi atıkları, yağmur sularıy-la havadaki asitlerin toprağa inmesi ve erozyon toprağın kirlenmesine yol açar.
Ülkemizde toprak kirliliğinin nedenlerinin başında hızlı nüfus artışı gelmektedir. Nü-fusun hızla artması ile insanların besin ve konut ihtiyacı da artmaktadır. Endüstrinin hızla geliştiği şehirlerde, endüstriyel atıkların toprağa karışması toprak kirliliğine neden olmaktadır. Ayrıca nükleer enerji kullanımının giderek arttığı son yıllarda, nükleer enerjinin atıkları olan radyoaktif atıklar çevre sorunlarına neden olmaktadır.
Toprağa bırakılan zararlı ve atık maddelerle toprağın özelliklerinin bozulmasına top-rak kirliliği denir. Kirlenen toprakta rengin değiştiği ve verimin düştüğü görülür. Toprakta bulunan zehirli maddeleri bitkiler kökleriyle topraktan alırlar. Bu bitkilerle beslenen hayvan-lar zehirli maddeleri bünyelerine alırlar. Dolayısıyla zehirli maddelerle beslenen hayvanları yiyen insanlara da bu madde geçer. Kirlilikten dolayı toprak içinde bulunan mikroorganizma-lar ölür.
Toprak kirliliğinin önlenmesi için;
• Evsel atıklar toprağa zarar vermeyecek şekilde toplanmalı ve imha edilmeli,
• Verimli tarım alanlarına sanayi tesisleri ve yerleşim alanları kurulmalı,
• Sanayi atıkları arıtılmadan toprağa verilmemeli,
• Tarım ilâçlarının kullanılmasında ve gübrelemede yanlış uygulamalar önlenmeli,
• Ambalâj sanayiinde cam, karton gibi yeniden kullanılabilir maddeler seçilmeli,
• Toprağı yanlış işleme ve yanlış sulama uygulamaları durdurulmalı,
• Otlak alanlarının ve ormanlarının korunması, ayrıca ormanlık alanların çoğaltılması,
• Nükleer santrallerin toprağa zarar vermeyecek yerlere kurulmalı,
• Ağaç sevgisi ve ormanların korunması konularında toplum eğitilmelidir.


D) Ses Kirliliği

Ses kirliliği; insanların işitme sağlığını ve algılama gücünü olumsuz yönde etkileyen, kişinin psikolojik ve fiziksel dengesini bozabilen, iş verimini düşüren, çevrenin doğallığını bozan bir çevre sorunudur.
Ses kirliliği kaynaklarının başında trafik sorunu gelir. Taşıtlardan çıkan fren sesleri, motor ve egzoz sesleri trafik gürültüsünün başında gelmektedir.
Endüstrinin yoğun olduğu bölgelerde endüstri gürültüleri bu işlerle uğraşan kişileri doğrudan etkilemektedir. Hatta tedavisi olmayan hastalıklara neden olabilmektedir.
Ses kirliliğinin etkileri
• Fizyolojik etkiler: Ses kirliliği geçici ya da sürekli işitme kaybına, yüksek tansiyona solunum ve dolaşım bozukluklarına yol açar.
• Psikolojik etkiler: Zihinsel etkinliğin azalmasına, strese, uyku düzeninin bozulma-sına, sinirliliğe, dikkatin dağılmasına, iş veriminin düşmesine neden olur.
Ses kirliliğinin önlenmesi için;
• Toplu taşıma sistemine geçilmeli, metrolarla yapılan yer altındaki trafiğe önem ve-rilmeli, bisiklet kullanımı yaygınlaştırılmalı,
• Taşıtlara susturucu takılmalı, gerekli kontrolleri zamanında yapılmalı,
• Evlerde çift camlı pencereler kullanılmalı,
• Seyyar satıcıların bağırarak mal satmaları yasaklanmalı,
• Evlerde başkasını rahatsız edecek şekilde gürültü edilmemeli,
• Ses kirliliği konusunda kişi ve kuruluşlar bilinçlendirilmelidir.

E) Radyasyon

Radyasyon, hiçbir duyu organımızla algılayamadığımız bazı maddelerin yaydıkları za-rarlı ışın ve parçacıklardır. Radyasyon kaynaklarını iki gruba ayırabiliriz:
Doğal radyasyon kaynakları: Güneş ve uzaydan gelen kozmik ışınlar ile yeryüzünde bulunan bazı kayaların içindeki radyoaktif maddelerdir.
Yapay radyasyon kaynakları: Nükleer silâhlar ve bombalar, nükleer santraller, X ışını makineleri radyasyon kaynaklarıdır.
Radyasyonun etkileri de radyasyonun şiddetine, ışınların türüne ve süresine göre deği-şir. Radyasyon, kanserojen etkiye sahiptir. Hücre içindeki DNA’ya etki ederek genetik yapıyı bozar ve kalıtsal hastalıklara yol açar.
Radyasyon insanları etkilediği gibi, hayvan ve bitkileri de etkilemektedir. Radyasyon hayvanlarda sakat ve anormal doğumlara, bitkilerde ise anormal büyümelere neden olmakta-dır.
Radyasyondan korunmak için:
• Nükleer santrallerde kazalara karşı gerekli önlemler alınmalı, bu santrallerden çıkan atıklar güvenli bir yerde depolanmalı,
• Yurt dışı kaynaklı nükleer atıkların denizlerimize atılması önlenmeli,
• Dünyada nükleer silâh denemeleri yasaklanmalı,
• Ozon tabakası radyasyondan korunmalıdır.

6) Çevrenin Korunması

İnsan nüfusunun hızla artması hem çevreyi hem de doğanın dengesini olumsuz yönde etkilemektedir. Çevrenin korunması için aşağıdaki uygulamaların yapılması gerekir.



A) Erozyon ve Önlenmesi

Erozyon Türkiye’nin en büyük sorunlarındandır. Toprağın akarsu ve rüzgârın etkisiyle aşınıp taşınması, tarıma uygun olmayan alanlarda tarımın yapılması, ormanlık alanların tahri-batı erozyona yol açmaktadır. Erozyon sonucunda toprak kaybı artar ve toprağın su miktarı azalır. Erozyona uğrayan bölgelerde oyuntular oluşur. Bozulan topraklarda önce bitkiler, daha sonra hayvanlar ortadan kalkar.
Erozyonun önlenmesi için:
• Yanlış ekim, sulama, toprak işleme uygulamaları önlenmeli,
• Zarar gören bitki örtüsünün yerine yenisi dikilmeli,
• Ormanların tahribatı önlenmeli,
• Var olan bitki örtüsü korunmalı ve yenileri eklenmeli,
• Verimli toprak yüzeyinin inşaat vb. sektörde kullanılması önlenmeli,
• Eğitim ile insanlara ağaç sevgisi aşılanmalı, ağaçlandırma kampanyaları düzenlen-melidir.

A) Doğal Kaynakların Dengeli ve Geri Kazanımlı Kullanma Yolları

Doğal kaynaklar yenilebilir ya da yenilemez özellikte olabilir. Yenilemez doğal kay-nakların miktarı sınırlıdır. Bunlardan sürekli yararlanmak için uygun teknikler kullanılmalı, gerekli önlemler alınmalıdır.
Doğal kaynakların tüketimi sonucu oluşan artıkların, yeniden kullanılması dünyada yaygınlaşmaktadır. Organik atıklar ekolojik döngü sonucunda yeniden kullanılacak hâle gelir.
Dünyada atıklarla ilgili büyük çapta uygulamalar yapılmaktadır. Ülkemizde bu konuda henüz etkili uygulamalar görülmemektedir. Şehrin çöplerinin büyük bölümü dolgu maddesi olarak görülmekte ve kontrolsüz olarak tutulmaktadır. Ekolojik uygulamalar belediyeler tara-fından da benimsenmeli, bu amaçla çöp fabrikaları kurulmalı, atıkların önemli bir bölümü yeniden kullanıma sunularak yararlı hâle getirilmelidir. Böylece çevre kirliliği de önemli öl-çüde önlenecektir.

B) Biyolojik Korumayı Esas Alan Yaptırımlar (ÇED)

1970’li yıllardan itibaren doğal kaynakların düzenli kullanımı, çevre kalitesinin ko-runması gibi çevresel düzenleme konularında çeşitli gelişmeler olmuştur.
ÇED’i ilk yasallaştıran ülke ABD’dir. Ülkemizde 1983 yılında Çevre Koruma Kanunu uygulamaya konulmuştur.
Günümüzde hızlı sanayileşme, çarpık kentleşme ve doğal kaynakların bilinçsizce kul-lanılması çevre sorunlarının ciddi boyutlara ulaşmasına neden olmuştur.
ÇED, kalkınmanın gereği olan faaliyetlerin çevre üzerinde olabilecek olumsuz etkile-rini daha önceden belirleyebilmek ve bu olumsuzlukları, ortaya çıkmadan önce kalkınmanın sürdürülebilirliğini sağlayabilmek için geliştirilmiştir.
ÇED, korumacı çevre politikasının dünyada kabul gören ve uygulamadaki en önemli araçlarından birisidir. Bu amaçla Çevre kanununun 10. maddesine dayanarak, Çevresel Etki Değerlendirmesi Yönetmeliği 07.07.1993 tarih ve 21489 sayılı Resmi Gazete’de yayımlana-rak yürürlüğe girmiştir.
Reklam
 
HOŞGELDİNİZ...!!!
 
Tavsiye Edilen Bağlantılarımız
 
Dünyanın En Güncel Teknolojisi Sitesi WwW.DunyaninTeknolojisi.CoM

Kaç Kişi Sitede?
 
 

=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=